ALPER AYDIN İLE RÖPORTAJ

Alper Aydın, İstanbul Modern’in “Yok Olmadan” sergisi için Türkiye'nin farklı bölgelerinden çeşitli tür ve özelliklerde taşları bir araya getirerek bir “Taş Kütüphanesi” hazırladı. Eserindeki taşların hikayelerini izleyiciyle paylaştığı İstanbul Modern’deki konuşması öncesinde sanatçıyla görüştük. “Taş Kütüphanesi”, doğa, arazi sanatı ve taşların sanatçının hayatındaki önemine kadar bir çok konuda konuştuk.

Alper Turan: Taş bir devrin ismi; bazen ocaklarında yüzlerce insanın çalıştığı, yeryüzünün karnından çıkarılmak için ter dökülen, bazen hiç fark etmediğimiz önemsiz bir jeolojik fenomen. Bazen kolyelerin, yüzüklerin ucunu süsleyen değerine değer katılan bir hazine. Bazen derdinizi anlattığınız, siz anlattıkça büyüyüp çatlayan sabır taşı. Bu açıdan bakıldığında en genel adıyla “taş” sosyo-kültürel birçok sınıfa dokunan bir yerde. Taş Kütüphanesi’nin de sosyolojik bir çerçevesi var mı?

Alper Aydın: Aslında Taş Kütüphanesi bu sosyolojik durumdan ortaya çıktı. Çalışmayı yaparken sadece doğadaki o salt jeolojik yapısıyla ele almak yerine, o jeolojik yapıyı, insanın hayatına şahitlik eden kısmıyla ele aldım. O yüzden Taş Kütüphanesi’nde seçtiğim taşlar da doğada salt olarak duran, bulduğum taşlar değil. Bir zamanlar kilise olarak kullanılan ama şu anda harabe durumda olan, insanların soğuk hava deposu olarak kullandığı bir mağara, dini yapılar gibi yerlerden topladığım ve ayrıca eski zamanlarda insanların bir takım ok ve mızrak ucu yapmak amacıyla kullandıkları taşları kullanarak bir kütüphane oluşturdum. O nedenle sosyolojik kısmı çok daha ağır basıyor çünkü Taş Kütüphanesi’ni oluşturan ana mantık bu oldu.

A.T: Jeolojik bir bilgin de var mıydı?

A.A: Bilimsel bir bilgim yoktu, benim için öne geçen kısım taşların hikayesi oldu. Mekanların hikayesini, taşlarla buraya, İstanbul Modern'e getirebilirim diye düşündüm. Aslında taşı yerinden alıp başka bir yere koyarak onlarla diyalog kurabileceğimi düşündüm. “Taşların Gerçek Ağırlığı”nda da aynı şey var; insanlarla doğa arasındaki ilişki tamamen kopmuş durumda; insanlar paraya, metaya değer veriyorlar, doğanın bu anlamda hiçbir değeri yok ama o taşların üzerinde olmadık bir yerdeki taşa kilosunu yazarak aslında onu metalaştırmış oldum ve bu metalaşma yöntemiyle ironik bir biçimde doğayı odak noktası yaptım.

A.T: Bana göre çok ilginç bir fikir bu. Dünyaya o gözle baktığımızı düşündüğümde rahatsız edici. Üzerimde neye üzülüp neye sevineceğim yazıyormuş gibi.

A.A: Evet, Taş Kütüphanesi fikri de şu şekilde çıktı ortaya. Yaşadığım, çalışmalarımı ürettiğim bölge volkanik bir akıntının üzerine kurulmuş. Orada bir köy var ve yıllardır üzerinde eylemlerimi gerçekleştirdiğim o kara parçasının aslında bir taş olduğunu, bir taşın üzerinde yaşadığımı fark ettim 2009 yılında. Dünya bir taş ve biz onun üzerinde yaşıyoruz; oysa ki biz taşı küçük parçalar ya da kayalar olarak ele alıyoruz. Bu farkındalığı hissedince o değerleri de düşünmeye başladım çünkü bir şeyi ancak o değerlerle ya da onun içerisindeki o jeolojik yapıyla, bir takım madenlerle ele almaya başladım; bu şekilde sosyolojik ve jeolojik bir bileşim oldu.

A.T: Ben bir süre kütüphane dizimi için bir algoritma üretmeye çalıştım, ama beceremedim. Taşların raflara dizilmesi sırasında neye dikkat ettin?

A.A: Doğada her şeyi kusursuz yapan bir oran var, 1.618. Her ne kadar kavramsal bir iş yapıyor olsam da estetik olarak bu sayıya hep başvuruyorum, portfolyomu hazırlarken dahi bu sayıyı tasarımda kullanmaya çalışıyorum, çünkü doğayla ilgili bir iş yapıyorum ve onun sınırlarını ancak yine doğanın matematiksel yapısıyla sunabilirim diye düşündüm. O yüzden orada hep yükselen ve alçalan taşlar var; bir yerde yüksek bir taş vardır ama o tam ortada değildir, o 3/1’dedir. O şekilde estetik bir dizilişle, 1/3, 1/3 ilerledim.

A.T: Alışık olduğumuz anlamıyla “kütüphane” hem heyecan verici hem de biraz ürkütücü bir yer oldu hep benim için. Neden özellikle kütüphane kavramını dahil etmek istediniz?

A.A: Sosyolojik bir kaynaktan beslenmesiyle ele aldım çalışmayı. Aslında ben buraya taşların hikayesini getirdim; her taş bir hikaye. Kütüphane algısını insanların anladığı şekilde ele alsak da insanların belleklerinde de kitaplar yerine taşlardan oluşan bir kütüphane yaratabileceğimizi düşündüm. O yüzden de kütüphane demenin mantıklı olacağını karar verdim. Her biri birer hikaye anlatıyor. Aslında bu kütüphaneyi o gördüğün enstalasyonun üç katı düşünmüştüm ve o kadar da taş topladım, depoda duruyor onlar. Belki bir gün bir kütüphanedeki kitapları çıkarıp yerine taşları koyacağız.

A.T: Bu noktada kütüphane fikri bana “sahiplenici” bir his veriyor. Doğaya ait bir yapıyı raflarda görmek bir hayvanat bahçesinde tel örgüler arkasında yabani bir hayvana bakmak gibi. İkisi de insanın aynı hamurundan çıkmış gibi. Böyle bir dokundurması da var mı yapıtın?

A.A: Tabii ki var. Hayvanat bahçesinden örnek verdin; oradaki hayvanları görmek için çeşitli coğrafyaları gezip türlü maceralar atlatmam gerekir. Kitaplarda da öyle, onlar da coğrafyaları birleştiriyor. Taşlar da... Bir sahibi var belki ama sen ona sahip olamıyorsun, bilgi olarak yararlandığın bir yer orası. “Taş Kütüphanesi”nde bir çok farklı mekan, coğrafya, bir çok dini yapı, jeolojik katman bir araya geldi. Aralarında on beş milyon yıllık taş fosiller de var, volkanik taşlar da. Bu çalışma hepsinin bir sunumu.

A.T: Sanat birazcık da gözümüzün alıştığı şeyi çerçeveleyip başka bir şeye dönüştürmek gibi. Sen de bir nevi taşları çerçeveleyip sunuyorsun. Bu neden önemli? Neden taşlara dikkat etmeliyiz sizce?

A.A: Bu taşların benim hayatımdaki yeriyle ilgili bir durum. İnsanların taşlarla olan diyaloğunun gensel aktarım yönüyle geldiğini fark ettim, benim şu anda Ordu’daki evimin bulunduğu bölge zamanında kıraç bir alanmış, orada büyük kayalar varmış ve dedem o araziyi aldığında o kayaların bazılarını yakarak patlatmış ve bazılarının yanına da çok büyük bir çukur açarak, kayayı devirip içerisine gömmüş. Yani ıslah ediyor araziyi ve şu anda o taşların çok az bir kısmı var arazinin üzerinde. Ben bunu yeni fark ettim. Bu zaten benim ailemde vardı. Dedemin yaptığı şey bile bir performanstı; var olan bir şeyi parçalamak veya var olduğu yere gömmek, onu orada görmek istememek. Belki bir gün ben onları geri çıkaracağım. Taş toplamaya içgüdüsel olarak başladım ve bunun gen aktarımıyla geldiğini fark ettim. Şu anda da düşünüyorum ki, insanların taşların enerjisine, yapılarına, formlarına, renklerine olan ilgisi aslında insanlığın ilk var olduğu anda taşı eline alıp bir malzemeye dönüştürmesi ve korktuğu anda karşıdaki hayvana fırlatmasıyla başlayan bir şey sanırım. Bu yüzden taşlar çok önemli, böyle bir tarihsel referansının olduğunu düşünüyorum.

Bu aslında biraz da çok farklı bölgelerde yaşamakla ilgili. Farklı coğrafyalarda yaşadıkça o mekanlarla farklı farklı diyaloglar kuruyorsun ve aslında gerçek anlamda bir yere ait olmadığını hissediyorsun. Doğayla ve bedenimle çalıştığım için, yani ekstra bir malzeme götürmediğim için doğada en çok ilgimi çeken şeyi bulmaya çalışıyorum; ama salt estetik bir ilgi olmuyor bu. Onun yapısını, geçmişini , ekolojik, jeolojik yapısını düşünerek oradaki şeyleri değerlendiriyorum. Benim için de taşlar her zaman doğanın en dikkat çekici yanı oldu. Bu yüzden taşları doğaya dikkat çekmenin bir yolu olarak görüyorum.

A.T: “Yok Olmadan” sergisindeki tüm eserleri çevreci sanat olarak nitelendirebiliriz sanıyorum; senin de çevreci sanatla ilgili olduğunu biliyoruz, bununla ilgili çalışmaların nasıl ilerliyor?

A.T: Doğayla sanat yapmak oldukça ilginç. Zamana direnemeyecek bir iş yapmak, kaybolmasını izlemek beni üzerdi sanırım.

A.T: Alışık olduğumuz anlamıyla “kütüphane” hem heyecan verici hem de biraz ürkütücü bir yer oldu hep benim için. Neden özellikle kütüphane kavramını dahil etmek istediniz?

A.A: Bunun üzerine daha önce çok düşünmüştüm, üzerine bir şeyler de yazdım. Arazi sanatı, şu an 1960’lardaki düşünceyle yapılmıyor ama arazide yapılmış her türlü iş şu felsefeyle ortaya çıkmış; arazide çalışma yapıyorsan o doğaya hediyedir ve o çalışmanın orada yok olması insanın hayatıyla özdeş bir durumdur. O anlamda ben de çalışmamın değiştiğini hatta araziyle bütünleştiğini gördüğümde bu beni üzmüyor, aksine insan olduğumu hissettiriyor. Onu gözlemlerken hiçbir şeyin kalıcı olmadığını görüyorsun.

A.T: Şu an ne üzerinde çalışıyorsun? Bahsetmek ister misin?

A.A: 2012 yılından beri düşündüğüm projelerim var ama ciddi prodüksiyon gerektiren, büyük projeler. Bu zamana kadarki çalışmaların hepsini kendi imkanlarımla yapmıştım ama kesinlikle bir destek gerekiyor prodüksiyon anlamında. O nedenle bu projelerin hepsini imkansız projeler olarak kayıt altına alıp saklıyorum. Bu anlamda kayıtlarının yapılması da projenin gerçekleşmesi için bir adım. Arazi sanatını satamayacağınız için, bu kadar emek ve masrafın ardından bir geri dönüşünün olması gerekiyor; onun belgelerini satıyorsunuz. Bu projelere odaklanıyorum bu sıralar. Onun dışında Pelesiyer Güncel Sanat İnisiyatifi var, benim de kurucularından olduğum; Pelesiyer’de de, mekanlara müdahalede bulunuyoruz. En spn Santral İstanbul’da bir müdahalede bulunduk.

A.T: Gelecekteki planların neler?

A.A: İleride sadece bu coğrafyalardan değil, Türkiye dışındaki coğrafyalardan da yararlanmak istiyorum, doğanın olduğu her yerden. Hatta kamusal alanda arazi sanatı yapmak istiyorum. Yapacak olduğum çalışmalar insanlarla doğayı birbirine çok daha fazla yakınlaştırabilir. Arazi sanatı çalışmaları insanların bulunmadığı ücra alanlarda yapıldığı için çoğu kez insanlar o devasa işlerle karşı karşıya kalamıyorlar. O işler sadece bir fotoğraf karesiyle gözleri önüne geliyor. Gerçekten o eserin karşısında olsalar onu hissederler, o gücün farkına varırlar aslında. O yüzden en büyük hedefim insanlarla doğa arasında gerçek anlamda diyalog kurabileceğim, etkili çalışmalar gerçekleştirmek.

A.T: Arazi sanatı nasıl işliyor Türkiye’de?

A.A: 2014 yılında “Türkiye'de Yeryüzü Sanatı” isimli bir tez yazdım, Türkiye’de bu zamana kadar bu alanda bir şey yapılmış mı araştırmak istedim, şunu fark ettim on bir, on iki sanatçı daha önce arazi sanatı çalışmaları yapmış Türkiye'de. Dünyaca ünlü Sanatçı Andrew Rogers yurtdışından gelip, kültüründen ve coğrafi yapısından çok etkilendiği Kapadokya’da ciddi büyüklükte ve çok emek isteyen çalışmalar gerçekleştirmiş. Ama Türkiye’deki sanatçılara baktığımızda genelde hepsi atölyede çalışan sanatçılar olduğu için, arazide bir veya iki iş gerçekleştirmişler. Hepsiyle görüşmeler yapıp kayıt altına aldığım için, özel olarak, profesyonel bir bakış açısıyla arazide yaklaşan, ilgilenen bir sanatçı olmadığını söyleyebilirim.

A.T: Şu an durum nasıl?

A.A: Şu anda da pek yok. Sanatçılar kolay alınıp satılabilecek çalışmalar yapıyorlar hep. Zaten sanatın herhangi bir dalıyla ilgileniyorsanız Türkiye'de yaptığınız şeyden para kazanmak zor. Bir de şehirde doğan, şehirde büyüyen bir insanın gidip de arazi sanatı yapayım demesi mümkün ama kolay değil açıkçası. Sanırım benim avantajım o anlamda doğanın içerisinde çocukluğumun geçmesi. O yüzden böyle çalışmalar yapabiliyorum.

A.T: Sanat doğayı, doğal yaşamı, çevre sorunlarını ve sürdürülebilir yaşamı mercek altına alır oldu. Bu konuda ne düşünüyorsun?

A.A: Dünya üzerindeki insanların var oldukları günden bu yana son 150 yılda yüzlerce kat daha fazla zarar vermişiz doğaya. Evet, gidişat çok kötü görünüyor olabilir ama daha iyi bir yaşamın mümkün olduğuna inanıyorum; bu da ortak bir bilinçle gerçekleştirilebilir ancak. Çok ironik gelebilir ama yüzlerce katı olan gökdelenlerin yükselmesinin iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Hatta bunun lüks olarak sunulması, insanın yukarıdan bakma isteği bir tarafa, çok mantıklı bir şey var; eğer o gökdelenlerin her bir katını müstakil evler olarak yan yana koysak kaplayacağı yüz ölçümleri, doğaya vereceği zararı düşünün. Gökdelenlerle aslında insanları garip acınası bir duruma sokuyorsun, orada bir pencere bile açılamıyor, o kadar yükseklikte doğru nefes almak mümkün bile değil ama lüks olarak sunuluyor. Gökdelenler bilinçsizce yapılan yapılar ama hızla çoğalan insan nüfusunu düşündüğümüzde doğaya en az zarar vermemizin formülü, ya göklere uzanan yapılar inşa etmek yada toprağın derinliklerinde yaşamak, biz de bu anlamda yaşadığımız bu zamanda ışığı görmeyi tercih ediyoruz...

Sanatçı Başvuru Formu

Sanatçı başvurusu için biyografinizi, son dönem çalışmalarınızın görsellerini ve açıklamalarını içeren portfolyonuzu sisteme yükleyerek bize iletebilirsiniz. Video çalışmalar için bize link iletebilir ya da izleme kopyalarını artnivo.com project space adresine USB ya da DVD içinde postalayabilirsiniz. USB ve DVD’ler adresinize geri gönderilmeyecektir, dolayısıyla orijinal eseri değil, izleme kopyalarını gönderiniz. Sanatçının verdiği e-posta adresi üzerinden iletişime geçilerek, başvurulara bir ay içinde yanıt verilecektir
artnivo.com project space
Sadi Konuralp Cad. Nejat Eczacıbaşı Binası No:5B 34433 Şişhane /İstanbul

Ad Soyad Telefon
Mail Portfolyo
Dosya Ekle