İPEK DUBEN İLE RÖPORTAJ


Huzurlu bir Galata sabahında İpek Duben ile bir sabah kahvesinde buluştuk. Sık sık işlediği kimlik meselesinden, Salt Galata’daki son sergisine, ayrımcılığa ve artnivo’da yer alan eserlerine kadar o anlattı, biz dinledik.


30 yılı aşkın sanat yaşamınıza bakıldığında toplumların kültürel kodları, önyargı, kimlik, cinsiyet gibi konulara duyarlı bir çizgi farkediliyor. Sizi bu konulara eğilmeye iten nedenler neler?

Nedeni çok uzun, bunu böyle bir röportajda pek açıklayamam ama şunu söyleyebilirim; yurtdışında çok uzun yıllar yaşadığım için kimlik meselesi hep bilincimdeydi. Bu yüzden insanların kimliklerini bilmeleri, kim olduklarını düşünmeleri, diğer insanların kimliklerinin farkına varmaları beni çok ilgilendiriyor. 

 

Toplumsal ön yargılarla ilgili sizi bu konuya itebilecek bir tecrübeniz oldu mu?

İD: Yurtdışında, özellikle Amerika’da yaşarken, bana karşı böyle bir ayrımcılıkla karşılaşmadım. Ancak Amerika toplumu, ırkçılık ve önyargılar konusunda çok bilinçli bir toplum ve özellikle siyah Amerika’lılara karşı ırkçılık, üzerinde çok çalıştıkları bir mesele. Öğrencilik yıllarım boyunca siyah Amerikalılar haklarını talep eden, örgütlenmiş bir gruptu ve birçok alanda haklarını elde ettiler. Orada onlara, Yahudilere ve diğer azınlıklara karşı yapılan ırkçılık çok farkında olduğum bir durumdu. Oysaki biz Türkiye’de, kendi toplumumuzda, bunların hiç farkında olmadan büyüdük.

 

Bu mücadele sizi etkiledi yani…

Tabi, ben de bilinçlendim. Sonra 2003 yılında ‘Türk Kimdir?’ (What is a Turk) adında Batılıların Türkleri görüşü üzerine araştırma bazlı bir iş yaptım. Tabii bu ırkçı ve önyargılı bir görüştü. Türk kelimesinin bir hakaret gibi olduğunu biliyordum. Kendim karşılaşmadığım halde Almanya’daki Türkler, tarih içinde Avrupa’daki Türk imajı gibi konuların farkındaydım ve bunları biraz daha doğru temellere oturtmak için araştırmalar yaptım. “What is a Turk?” izleyenleri bu konu üzerinde düşünmeye davet eden bir iş. 

 

Eserlerinizde toplumları anlamaya yönelik, tarafsızlığa, izleyiciye farklı bir bakış açısı sunmaya önem veren bir anlayış var. Peki siz sanat anlayışınızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Eserlerinizle ulaşmayı hedeflediğiniz bir nokta var mı?

Sanat yaparken illaki bir şeye ulaşmayı amaçlamıyoruz. “Sanatın işlevi nedir?” şeklinde genel bir soru sormak belki daha doğru olur… Sanatın birçok işlevi var, klasik anlamda insanlara güzelliği göstermek ya da huzur vermek gibi işlevlerin yanında, çağdaş sanatın birçok felsefi sorusu, sanat hakkında sorduğu sorular var. Bazı sanatçılar sanatın tanımını irdeleyen işler yapıyorlar mesela. Modern sanatın özünde bu var.

Bir de tabii sanat insanları bilinçlendiriyor. Ciddi olarak bakıldığında sanatın bilinç yükselten bir özelliği var. Ben işlerimi yaparken bilinçlendiğim gibi izleyicinin de bilincini artırmayı amaçlıyorum denebilir.

 

Çoğu zaman bir toplumda oluşan sanatın o toplumun kültürel kodlarını yansıttığını gözlemliyoruz. Siz bu konuya çok eğilmiş biri olarak, Türk çağdaş sanatının toplumumuzun gerçeklerini yansıtmadaki yeterliliği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bunun yeterli veya yetersiz olduğunu konuşmak zor, hatta konuşulamaz. Ancak Türk çağdaş sanatı bugünü yansıtıyor. Toplumun sorunlarıyla uğraşan, bunlar üzerinden iş yapan birçok sanatçı var. 

 

Farklı insan gruplarını dinlemeye, anlamaya çalışan bir sanatçı olarak işlediğiniz konular zaman içinde Türkiye ve dünyada nasıl bir değişim geçirdi sizce?

Kimlik meselesi, 1960’lardan itibaren Amerika’da çok işlenmiş, Türkiye’ye ise biraz daha geç gelmiş bir konu. Ben ilk kimlik meselesine 1981’de “Şerife” adlı sergimle girmiştim. “Şerife” Türk kadını üzerinden ikonografik bir çalışmaydı. O zamana kadar kimlik Avrupa ve Amerika’da sanatın konuları içindeydi. Bu konu çok işlendi ancak şu an daha çok öne çıkan meseleler var; toplumsal sorunlar, çevre sorunları, yaşamsal savaşlar….

 

Cinsiyet, önyargılar, ötekileştirilme konularında sizce nasıl aşamalar katedildi?

Amerika’da kadın hareketleri ve zenci hakları çok ilerledi. Bitti denemez tabii; daha yeni Baltimore’da bir zenci öldürüldü, olaylar çıktı.Türkiye’ye gelince, son on yılda çok ilerleme katedildi. Bu türban meselesiyle başladı. Sonra Ermeni tarihi, katliamlar üzerinde konuşulmaya başlandı, Ermeniler kendi dertlerini anlatmaya başladılar. Daha sonra Kürt açılımı meselesi… “Kürt” kelimesi yasaktı mesela; dağ Türkleri denirdi, başka türlü tabirler kullanılırdı… 

Kadın hareketi konusunda da durum böyle. Kadınlar artık kendi haklarını talep etmeye başladılar. Ancak Türkiye’de hala kadın hakları üzerinden gidilecek çok yol var çünkü kadınlar büyük ölçüde eğitimsiz, çocuk gelin hikayesi var, namus cinayetleri çok ağır basıyor. Kadınlar maalesef şu an kendi haklarını koruyacak sese sahip değiller ancak şehirlerdeki örgütlü kadın hareketleri de kuvvetleniyor. Dolayısıyla Türkiye’de son on yılda muazzam bir açılım ve bilinçlenme oldu.

 

Sese sahip olmaktan bahsettiniz… Şu an Salt Galata'da “Onlar” adlı projeniz sergileniyor. Burada bize çok farklı hayatlara sahip, farklı şekillerde toplumdan dışlanmış insanların aktardıkları üzerinden bir diyalog kurma imkanı, bir paylaşım zemini sağlıyorsunuz. Bu diyalog ile dinlenmeyen gruplara ses mi vermek istediniz?

Tabii, onlar bizi tanımıyor, biz de onları tanımıyoruz. Hatta kimse birbirini tanımıyor. Orada konuşanlar dahil hepimiz, sadece kendi çevremizdeki insanların farkındayız. Diğerlerini ne tanıyoruz ne de tam olarak dertlerini biliyoruz, pek sık karşımıza da çıkmıyorlar. O bakımdan ben orada duyulmayan sesleri duyurmaya çalışıyorum ve sanki onlar da birbirlerini dinliyorlar. Nitekim onlar sergiye geldikleri zaman başkalarının da dertleri olduğunu farkettiler. Bu çok ilginç oldu, “Onlar”ın ana teması bu.

 

“Onlar”da hikayelerini paylaşan kişileri hangi kritere göre seçtiniz?

Burada temsiliyet çok önemliydi. Mesela bir Kürt’ü konuşturduğumuzda o hangi Kürt’ü temsil ediyor? Burada hem Muş’tan Kürt bir işçi, hem çok daha tutucu, geleneksel, fakir sınıftan bir Kürt, hem de İstanbul’a gelmiş, okumuş ve tiyatrocu olmuş bir Kürt yer aldı. Ya da kadına karşı şiddeti konuşurken, “sadece alt sınıftaki kadınlar mı şiddet görüyor?”, “daha eğitimli ve daha zengin sınıftan kadınlar şiddet görmüyor mu?” gibi sorulara dikkat ettim. Ermeniler konusunda farklı yörelerden Ermeniler, hem Hemşinli bir Ermeni, hem İstanbul’a göç etmek zorunda kalan Malatyalı bir Ermeni  yer aldı. Yani bir konuda erkeği, kadını, farklı ve çeşitli insanları temsil etmeye özen gösterdim. Temsiliyet sorunu böyle bir çalışmada çok öne çıkan ve ciddiye alınması gereken bir konu.

 

Onlara nasıl ulaştınız ve burada yer almaya ikna ettiniz?

Bazı kişilere tanıdıklarım yoluyla ulaştım, bir iki kişiyi önceden tanıyordum. Önce onlara projemi sundum, anlattım, onlarla çok açık insani düzeyde konuşmaya çalıştım. Onları rahatsız eden bir şey olursa bana söylemelerini istedim, bu çalışmanın kesinlikle parasal bir kazanımı olmayacağını ve onları kendilerinin istemediği bir şekilde temsil etmeyeceğimi anlattım. Mesela bu serginin tanıtımını yaparken afişlerde hiç yüzleri göstermedik, isimler hiçbir zaman açık değildi. Sergi dışında o insanları görmeyeceksiniz. Bu çalışma yalnızca eğitim ve sergi amaçlı durumlarda kullanılabilir.

Birçok insan kendisini anlatmaya, hele kamera önünde konuşmaya hevesli değil. Burada önemli olan onları çok doğru bir şekilde, gizlenmeden, saklanmadan, bir itiraf şeklinde konuşturtmak. Bu yüzden samimiyet ve güven çok önemliydi. Projeye katılanlarla güven ilişkisi oluşturdum çünkü siz onları dinlediğinizde onların samimiyetine inanmanız çok önemli. Eğer inanamazsanız zaten eser sanat olarak çöker. 
 
 

Bir röportajınızda, sanat yaşamınızın ilk 10-15 senesinde resim ağırlıklı çalıştığınızı ve ileride de bu alanda devam edeceğinizi söylemiştiniz. Son 15-20 senedir de “yeni medya” alanında çalışmalar yaptığınızı görüyoruz.  “Onlar” da video sanatı olarak sınıflandırılan bir eser. Bu geçiş size neler sağladı?

Ben her türlü tekniği kullanıyorum. 2012’de yaptığım sergi resim ağırlıklıydı ama çok malzeme içeriyordu ve kitap kavramı etrafındaydı. “Neden video?” diye sorarsak da işin kendisi gerektiriyor.

Kendinizi ifade ediş biçimlerinizden biri de sanatçı kitapları. Çok sık kullandığınız bir tür. Bu tür size ne imkanlar sağlıyor?

Neden sanatçı kitapları? Hafızaya hakim olmak, geride kalan şeyleri hatırlamak, hatırlatmak istiyorum herhalde. Mesela “Elveda Yurdum (Farewell My Homeland)” adlı işimde 100 yıl içindeki zorunlu göçleri konu alıyorum ve belgeler kullanıyorum. Kitap fikir olarak, referans olarak bilgi, belge ve anıların toplandığı bir özel alandır, belleği saklama olasılığını bize sağlayan şeylerden biridir. Kitabın bu anlamda sembolizmi ve anlamı önemli.

Aynı zamanda, sanatçı kitaplarımı multimedya enstalasyonlar şeklinde de sergiliyorum. Burada önemli olan şey interaktivite; sanatın seyirciyi işin içine katabilmesi. Kitap okurken aranızda bir mesafe vardır ancak benim interaktif işlerimde o mesafe yok oluyor, “Onlar” sergisindeki gibi… İşin sizi içine çekmesi lazım ki siz onunla bütünleşeceksiniz, onu hissedeceksiniz. Sadece bilgi değil, hissetmek de lazım. O bakımdan hem “Elveda Yurdum”, hem “Aşk Kitabı (Love Book)” ve “Aşk Oyunu (Love Game)” birebir interaktif işlerdi. Burada kimsenin bilmek istemediği acı şeyleri, binlerce namus cinayeti ve haksızlıklığı gösterdim. Bunları farklı yöntemlerle seyirciye yaşatmaya, empati hissettirmeye çalıştım. Yerleşirmelerde sergi alanı yani mekanın tümü işin anlamını destekmek üzere kurulur ve kullanılır. Ses, ışık renk ve yardımcı sembolik nesnelerle birlikte mekan düzeninde her şey işin bütününün parçası olur. Mesela “Aşk Oyunu”nda kumarhaneyi hatırlatan bir ortamda seyirciye rus ruleti oynatıyorum.

Sanatçı olarak benim amacım bu empatiyi yaşattırmak ve bunu duygular üzerinden, görsel malzeme ile yapmak. Zaten belgenin sanata dönüşmesi bu yolla oluyor, yoksa kitaplar yeterli olabilir. 

 

artnivo.com olarak 2014 Contemporary İstanbul standımızda sergilenen “Kim Kimdir (Who’s Who)” adlı işiniz de bu türden ve ilgi çeken bir çalışmaydı. Bu işinizi sizden dinleyebilir miyiz?

O iş kimliklerin yok olmasını işliyor ve tüm dünya üzerinden gidiyor, Kore, Vietnam, İran, Türkiye, Endonezya gibi… Amerika’nın büyük, meşhur plajlarındaki insan yığınları, güzellik yarışmaları, kitlesel dini törenler, siyasi kalabalıklar, askeri kalabalıklar… Yani bireyin kimliğinin eridiği çeşitli ortamlar. Bunlar insanın birey olarak varlığını yok edip silen, onu seri bir patente, bir şablona dönüştüren olgular. “Who’s Who”, bu durumun ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor.

 

artnivo.com’da “Manuscript” adlı yerleştirmenizde yer almış görsellerin serigrafi baskıları ve “Kosova” seriniz yer alıyor. Bu iki seride ne anlatmak istiyorsunuz?

“Manuscript” çok büyük bir enstalasyon. O kitabı oluşturan öz imaj, ben kendimim. 1994’te yaptığım bu işte, kendi kimliğim üzerinden yürüyorum, benim vücüdum, portrem…

Kosova serisi ise “Elvada Yurdum” kitabımın çıkış noktası. Bu proje 1998’de Bosna-Kosova savaşıyla başladı. Serigrafiyi oluşturan malzeme yani işin kendisi sentetik ipek üzerine belgesel baskı. Onun üzerinde de elle işlediğim isimler ya da fotoğraftaki insanların göç ettikleri tarihler var. Bu fotoğraflar, insanların tam sınırı geçerken yakalanmış anları, yurtlarını tam bıraktıkları anın fotoğraflarıdır. O acı anı kopuşu yaşatmak için böyle bir şeçim yaptım. Serigrafide dikişleri çarpık çurpuk, telaşla dikilmiş gibi olan yazıların da sembolik anlamı var. İnsanların geride bıraktıklarını unutmamak için telaşla yazması gibi, belleğe referans veriyor.

 

“Manuscript”te kendiniz üzerinden ifade ettiğiniz şeyler nelerdi?

Orada kendim üzerinden ifade etmek istediğim çok şey vardı, “Manuscript” çok katmanlı bir iş. Modernite, dinsel kimlik, çağdaş bir kadının taşıdığı sorunlar, doğu-batı ikilemleri, dini kimliğin nasıl tecelli edebileceği gibi bir çok katman var. Enstalasyon da bu katmanları anlatan çok boyutlu bir formata sahip. 
Mesela 51 elyazması plakayı koruyan albüm kapağı Kuran-ı Kerim kapağına referans verir. İçindeki resimlerde bir sanatçının, bir kadının çıplak bedeni vardır. Bu görselin ortaya koyduğu şey dini kurallara, günah anlayışına karşı bir direniş, ama “bu dinsizlik anlamına mi geliyor”un cevabı enstalasyonun kendisinde ve şiirimde var. Bireyi merkez alan ve iç ve dış dünya arasında gidip gelen bir mistisizmin ifadeleri var şiirde ve enstalasyonu denetleyen “okuma / izleme” formatında. Tüm bunları katman katman yaşatan bir iştir “Manuscript”. Bu işi kendim üzerinden yaptım tabii ki, çünkü ben bütün o sorunları birinci elden yaşayan insanım.

 

Son olarak, çağın getirilerinden istifade etmek konusunda aktif olduğunuzu görüyoruz. artnivo.com da bizce çağın gerekliliklerine cevap veren bir oluşum. Burada yer almak size ne ifade ediyor?

Bugün internet üzerinden birbirimizi tanıyoruz, birbirimize ulaşabiliyoruz. O anlamda, bu işi bir sanatçı duyarlılığıyla yapan bir gruba katılarak işlerimi ulaşıma açmayı doğru buldum.

 

Röportaj ve fotoğraflar: Rana Kelleci
Haziran, 2015

Sanatçı Başvuru Formu

Sanatçı başvurusu için biyografinizi, son dönem çalışmalarınızın görsellerini ve açıklamalarını içeren portfolyonuzu sisteme yükleyerek bize iletebilirsiniz. Video çalışmalar için bize link iletebilir ya da izleme kopyalarını artnivo.com project space adresine USB ya da DVD içinde postalayabilirsiniz. USB ve DVD’ler adresinize geri gönderilmeyecektir, dolayısıyla orijinal eseri değil, izleme kopyalarını gönderiniz. Sanatçının verdiği e-posta adresi üzerinden iletişime geçilerek, başvurulara bir ay içinde yanıt verilecektir
artnivo.com project space
Sadi Konuralp Cad. Nejat Eczacıbaşı Binası No:5B 34433 Şişhane /İstanbul

Ad Soyad Telefon
Mail Portfolyo
Dosya Ekle